Kelimeler benim için hep ama hep büyülü oldular. Önce konuşmak ve şarkı söylemek, sonra okumak ve sonra da yazmak vasıtası ile kelimelerle kurduğum ilişkide, onları hayatımın kahramanı, dostum, öğretmenim, sırdaşım, yoldaşım yaptım. 

10 aylıkken konuşmaya başlamışım ve sonra da pek susmadım zaten. En azından içimde hep konuşurum ben. Şarkılar, hikayeler, masallar, hayaller ve bir o kadar da korkular, kaygılar, değişken duygularla dolu bir dünya.  Babam mutsuz bir çocuktun der ama ben sadece sıkılırdım ve büyümek isterdim aslında. Beni tanıyanlar ablamın hayatımdaki önemini ve üzerimdeki etkisini bilirler. Okula giden ve okuma yazma bilen ablam, evin küçük çocuğu olan benim gözümde yepyeni bir dünyanın kapısını aralamış ve sadece ona öğretilenlerle yetinmeyip, merak ettiği her şeyi öğrenebileceği bir mertebeye erişmişti. İlkokula başlamak için sabırsızlandığım ve ablamın eski önlüklerini giyerek mahalleliyi okula başladığıma inandırdığım yıllar benim için yalnız, sıkıcı ama tam da bu sebeple iç dünyamın geliştiği zamanlardı. Sonunda nihayet ilkokula başladığımda, okula geldiği için ağlayan çocuklara şaşkınlıkla baktığımı hatırlarım okulun ilk gününde. Benim için zafer günüydü oysa. Elması kızaran çocuklardık biz, rekabetin çocuk psikolojisine etkileri üzerine pek de düşünmezlerdi demek ki. Elmamı tahtada "Öğretmen" sözcüğünü yazarak kızarttığım gün ne bulursam okumaya başladım. Etiket, tabela, duvar yazısı falan da dahil. Ne güzeldir okumak. Hele kitaplar, hele romanlar, hikayeler, şiirler, denemeler. Ah kelimelerin büyülü dünyası.

Sonra, bir gün yazmaya başladım. Genç kızlar günlük tutardı o zamanlar ve annelerinin okumadığına inanırlardı. En azından ben öyleydim. Senelerce yazdım, defterlerce yazdım. Sonra biz büyüdük ve kirlendi dünya. Günlüklerin başkaları tarafından da okunabilecek şeyler olduğunu anladım ve iç dünyamın böylesine ortalığa serilmesi ihtimali karşısında dehşete düştüm. 20 yaşındaydım günlüklerimi son kez okuyup imha ettiğimde. Hayattaki en büyük, belki de tek pişmanlığımdır desem abartmış olmam herhalde. Ah neler vermezdim şimdi 13 yaşımdan itibaren yazdıklarımı okumak için... 

Derken üniversite sonrası, iş dünyası, hayat koşturmacası falan derken yazmayı bıraktım hepten. Okumakla yetindim uzunca bir süre. Öylesine güzel kitaplar okudum ki yazmak korkuttu beni. Ne yazsam eksik, ne söylesem yetersiz. Sonra, maskeleri indirmek, iç dünyamı açmak korkuttu. Yaralarla tekrar yüzleşmek. Başaramamaktan, beğenilmemekten korktum sonra. Korktum ve bahaneler ürettim. Ve sonra bir gün, yine, yeniden...

"Haydi bakalım başlıyoruz. Koy kenara bahaneleri. Biliyorsun işte, istersen kendini her şeye ikna edebiliyorsun. Yüzlerce sebep sıralayabilirsin şuracıkta neden olamayacağı ile ilgili. Akıl oyunları ile öyle güzel maskeliyorsun ki korkularını. Ah o korkular... Yoo, hiç de bile, neden korkacakmışım ki!

Bugün ne başardın bakalım? Potansiyelini kullanabiliyor musun, yoksa yeterince çaba harcamıyor musun? Pardon da sana gelene kadar!

Yetersizsin! Daha olmalı! Yetmez! Yet! Y E T E R! Yeter artık!

Vay be! Nasıl ele geçiriyor insanın ruhunu. Çocukken her şey büyük gelir de insana, yıllar sonra gidip gördüğünde; o uçsuz bucaksız sandığın bahçenin küçücük, o ürkütücü kazan dairesinin sadece pis ve tozlu olduğunu görür de şaşırırsın ya. Çocuk ruhunla bakmaya devam ettikçe hayata, hep küçücüksün ve her şey çok ama çok büyük, korkutucu, uzak ve imkansız.

Haydi ama büyüdün artık. Bak koca kadın oldun. Her şeyi yapabilirim ile hiçbir şey yapamam arasında savrulman bittiyse artık, işimize gücümüze bakalım değil mi ama?

20.12.2018"

İş böyle başladı "Pazar Karalamaları". Beni cesaretlendiren, bana benden çok inanan, kendim olmama yardımcı olan o güzel insanlara selam olsun...

Blog Yazıları

© 2023 by Derya Iren